Dün bir grup gazeteci ve muhabir arkadaşla, üzerinde bulunduğumuz toprakların son 200
yılındaki siyasi ve sosyal hadiseleri adım adım dolaştık adeta. Tarihte yolculuk derler ya hani,
Eyüpsultan’daki vapur iskelesinden Marmara açıklarına doğru böyle bir sefere çıktık işte.
Eski adıyla, -eskilerin deyimiyle adı batasıca- Yassıada’ydık. Adı silinmiş ama acı hatıraları yerli
yerinde duruyordu. Demokrasi tarihimizin "kara lekesi" 1960 askeri darbesinin ardından
yargılamaların yapıldığı, 2020 yılında yeniden düzenlenerek açılan Demokrasi ve Özgürlükler
Adası canlı bir hafıza merkezine dönüştürülmüş.
15 Temmuz darbe girişimini püskürtmenin 8. yılına girdiğimiz şu günlerde 27 Mayıs ile
özdeşleşen mekânda olmak bazı meseleleri yeniden düşünmeme vesile oldu. Mesela, 15
Temmuz darbe girişimi henüz çok taze olduğundan olsa gerek, kahraman Türk halkının tam
olarak nasıl büyük bir badireyi bertaraf ettiğini yine halk olarak idrak edemediğimizle
yüzleşmiş oldum.
Hızlı bir özet geçmek gerekirse; sayıları az olmayan bir grup asker üniformalı terörist 15
Temmuz 2016 akşamı darbe girişiminde bulundu. Kalkılmayı duyan cesur insanlar sokaklara
döküldü ve canları pahasına namluların önüne dikildi. Cumhurbaşkanı Erdoğan direniş çağrısı
yaptı. Hainler, uçaklar, tank ve helikopterlerle TBMM’yi, emniyet binalarını ve sivilleri hedef
alarak bombalar yağdırdı. Siyasetçiler, halk ve vatansever güvenlik güçleri geri adım
atmayınca darbeciler pes etti. Kalkışmanın üzerinden 12 saat geçmeden FETÖ’cüler teslim
alındı. Bu çetin vatan müdafaasında 251 şehit verildi. İki binden fazla da gazi. Sonrası ise
gözaltılar, firarlar, yargılamalar, ayıklamalar, deşifreler ve hapis cezaları şeklinde gelişti.
Gelinen süreçte 15 Temmuz birileri tarafından politik bir çatışma ve ayrışmaya da
dönüştürüldü. ‘Tiyatro’ denildi. Darbeciler kendilerini mağdur dahi ilan etti.
Oysa ben her seferinde 16 Temmuz sabahını düşünüyorum. Orada kaldım. Ya başarılı
olsaydılar? Ya halk canını ortaya koymasaydı. Ya Cumhurbaşkanı Erdoğan geçmiş darbe
dönemlerinde ülkeyi yönetenler gibi darbecilerle uzlaşmayı gündemine alsaydı? Öyle ya
FETÖ’cüler girişimin ilk saatlerinde müzakere çağrılarında bulunmuşlardı.
İşte bu soruların sarsıcı yanıtlarını dün Demokrasi ve Özgürlükler Adası’nda buldum. Başarılı
olmuş bir askeri darbeden sonra neler olabileceğinin canlı tanığı gibi tek tek anlatıyordu
Marmara’nın kalbindeki 120 dönümlük toprak parçası.
27 Mayıs 1960 askeri darbesi sonucunda Demokrat Partilileri yargılamak üzere kurulan
Yassıada Mahkemeleri orada duruyordu. Dahası da vardı. Osmanlı’nın döneminden itibaren
son 200 yılın politik süreçlerinin, darbeler ve demokrasi mücadeleleri özelinde
canlandırılarak anlatıldığı zaman çizelgesi ziyaretçilerine kronolojik bir tarih yüklemesi
yapıyor.
Tarihimizin kırılma noktalarını adım adım dolaşırken yolunuz bir süre sonra tekrar 27 Mayıs
dönemine düşüyor ve askeri cunta tarafından mahkeme salonu haline getirilen spor
salonundan içeriye giriyorsunuz. Tarih sanki duruyor. Zalimlikleriyle anılan Salim Başol’un

başkanlığındaki mahkeme heyetinin mumyadan tasvirleri, karşılarında yorgun ve bitkin halde
ama ayakta savunmasını yapan merhum Adnan Menderes, hemen arkada Celal Bayar, Fatih
Rüştü Zorlu ile Hasan Polatkan... Bir film sahnesindeymişsin gibi. İşte o salona girenin öfke
yüklü çıkmaması elde değil. Dahası bu salonda, mumyadan bile olsa Yüksek Adalet Divanı
Başkanı Salim Başol, Başsavcı Altay Ömer Egesel ve diğer divan üyelerinin yüzlerine
tükürmemek de elde değil.
Dışarı çıktığımda zihnimde yine 16 Temmuz sabahı vardı. 15 Temmuz gecesi aslında neyi
göğüslediğimizin, tarihin akışının nasıl değiştiğinin yanıtı bu adadaydı aslında.